sevgililer günü şiiri

sevgilim, sana bugün hediye aldım.

televizyon izlerken gördüm. bugün öyle yapılıyormuş.

hem gazeteler de yazdı. almazsak olmazmış.

alınırmışsın sen, seni benden iyi tanıyorlar.

beni benden iyi tanıyorlar.

biliyorlar ki bir şeyden yeterince bahsettiklerinde,

ne olursa olsun inanıyoruz. bizi çözmüşler sevgilim.

sana ölü çiçekler gönderdim ve sen mutlu oldun.

akıllı biri olsaydım buna şaşırmam gerekirdi, ama şaşırmadım.

ölü çiçeklerle mutlu edebiliyorum seni.

bazen de oturup karşılıklı et yiyoruz bir yerlerde.

aşkın içinde hep ölüm kol geziyor, ne garip.

sevgilim, sana bugün hediye aldım.

indirim yapmışlar. ikinci ürün daha ucuz. öbür sene için de aldım.

çok güzel paketlediler hediyeyi, inanamadım.

sonra çiçekler gönderdim sana, ölü çiçekler.

kafam çalışmadı hiç bunları yaparken.

çünkü biliyordum. sadece yapmam gerekiyordu.

eve gelince hediyeni veririm, sonra yemek yeriz.

gece biraz televizyon izleriz.

sonra belki sevişiriz. her zamankinden.

sana “seni seviyorum” derim uyumadan.

sonra birlikte uyuruz. her zamankinden.

bugün sana hediye aldım sevgilim.

öyle dediler, ben de yaptım.

kafam hiç çalışmadı gezerken.

ölüydü çiçekler. her zamankinden.

edge

Bir şeyin en ucuna geldiğini hissedersin bazen. Hani uçurumun kenarında bir adımının daha kalmadığını bildiğin, ya da benzin ibresinin hiç görmediğin kadar dipte olduğunu gördüğün, ya da bir kadeh daha içersen kusacağından emin olduğun kadar başının döndüğü bir an gibi. Çok ucu, çok kenarı, sanki bir yerlere düşmek üzereymiş gibi, sanki bir şeylerin bitiverecekmiş gibi, sanki bilinçsizce yere yığılıverecekmiş gibi. 

İşte oradan geri adım atmamak lazım. Oradan atılan her geri adım, hiç yaşanmamış bir deneyimi bir daha kaçırmak anlamına geliyor. Az daha salsan yuvarlanacaksın hani, az daha dursan çökeceksin, dibe doğru gideceksin tamamen kontrolsüzce ve çaresizce. Seni, hayatın boyunca hatırlayacağın bir yere götürebilecek deneyimlerden neden kaçıyorsun?

Geçen korkunun kaynağına indim. Bir ayna vardı.

siz hiç intihar eden vampir gördünüz mü?

İnanmak zaten pek beceremediğim bir şey. Ama bazen yapabiliyorum. Belki işime geliyor. Belki öyle istiyorum. O anki durumun bozulmasını istemediğim için kendimi kandırıyorum. Bilerek. Durumu başka türlü görmeye çalışıyorum. “Yok” diyorum, “böyle değildir” diyorum. “Başka türlü olmalı” diyorum. Ama öyle çıkıyor. Başka türlü çıkmıyor hiç. Neyse o oluyor, anladığım gibi, hissettiğim gibi, kaçtığım gibi. 

Bir şeyin algılamaktan kaçtığım kısmı, o şeyin en gerçek yeri oluyor çoğu zaman. Sonuçta algılamaktan kaçıyorsam bir bildiğim var. Bir bildiğim var diyorum, içeriden bağırıyorum kendime, “hop arkadaşım baksana” diyorum, “öyle değil o anlasana” diyorum. Diyorum da diyorum; ama kendimi duymuyorum. Çünkü bazı şeyler insana kör olmayı, farkındalıksız olmayı, anlamamayı istetiyor. Ama insan anlıyor. Sonra bir bıçak dönüyor kalbinde. Sonrası kan revan. 

Çok önce yazmıştım, “kalbine kazık sokulunca ölmeyen yaratık insandır” diye. Vampirler bile ölüyor heyhat. Biz ne güçlü varlıklarmışız. Ölemiyoruz. Ya da ne güçsüz varlıklarmışız. Bir türlü yaşayamıyoruz.

Kaçarak kurtulamadığın şey senin kendi gerçeğindir. Peki neden kaçarsın ki? Çünkü korkarsın, kendinden. İnsan en çok kendinden korkarmış. Çünkü hiç korkmazsa kendinden vazgeçebilirmiş. Bazı büyük adamlar öyle diyorlar. Bazı büyük adamlar bazen küçücük oluyorlar.

İnanmaktan daha büyük bir risk varsa, o da hiç inanmamak sanırım. Bütün bir nehir akarken kenarda direnen soğuk bir taş gibi kalırsın o zaman. Canın hiç yanmaz. Ama pek de yaşamış sayılmazsın.

İşte ben onun için fırsatını bulunca inandım birilerine. Çoğu zaman da tuttum o kazığı, sivri tarafını kalbime doğrultup duvara dayadım. Ve yürüdüm. Sırtımdan çıkana kadar. Ayaklarımın etrafı kan dolana kadar. Sonra işte o kıpkırmızı kazık göğsünde aynaya bakıyorsun. Bir yerlerden bir ruj bulup ağız kenarlarını yanaklarına doğru uzatarak boyuyorsun. Gülümsemeni büyütüyorsun, en hüzünlü şekilde. 

Ağlamakla gülmenin tam arasında bir yer var, orayı bulunca başlıyor özgürlük.

müşfik’e mektup - 3

Herkes çok seviyor Müşfik. Herkes birilerini çok seviyor. Öyle diyorlar. Onların yalancısıyım. Ben birisinin birisini sevdiğini gözlerimle göremiyorum. “Çok seviyorum” diyorlar. Başka ispatı yok. 

Bazen soruyorum. “Anlatsana biraz” diyorum, “neden seviyorsun?” Böyle deyince kafaları karışıyor. “Seviyorum işte” diyorlar. Sevmek bir inanç gibi Müşfik. İspatsız, temelsiz, iddiaya dayalı ve genelde de yalan.

Koşullar var. Bir sürü koşullar. Geçen bir arkadaşa söyledim. “Kıvanç Tatlıtuğ’u bir avm’ye güvenlik yapsak on kişiden dokuzu dönüp bakmaz” diye. İnsanlar birilerini seviyorlar Müşfik. Çünkü o birilerinin üniforması yok. Tarz kıyafetleri var. Saçları düzgün kesilmiş. Arabalarının lastikleri temiz.

Ama çok seviyorlar Müşfik. Öyle yüklenme hemen sevenlere. Sonuçta ikide bir ağızlarından çıkıyor bu. Sürekli söylediklerine göre seviyor olmalılar değil mi? 

Birisi seni sevdiğini söylediğinde dikkat et Müşfik. Acaba “sen” derken neyi kastediyor? Acaba “sen” onun kafasında nasıl bir şeysin? Bunları düşünmesen daha da iyi olur aslında. Ama düşünürsün sen de. Seni biliyorum. Kafan durmaz hiç. Susturamazsın zihnini.

İnsanlar sevebiliyorlar Müşfik. Bunu kabul edebilirsen sorun yok. Asıl sorun neyi sevdiklerini anlamaya çalıştığında çıkıyor. Belki de hiç ellememek lazım. 

Aslında, birisi aşkın ne olduğu sorusuna cevap verme cüreti gösterebiliyorsa ondan kaçmak lazım.

ver sırtını güneşe

Zaman başka artık. Fark edenler ediyor, etmeyenler eski naif dönemin yumuşak, rahatlatıcı içeriğinde huzur içinde yaşlanma şansını yakalayacaklar, ne mutlu onlara.

Sorun ne? Sorun basit: Yakınlık artık bir hayal olmaya doğru gidiyor. İnsanlar sürekli kendi imajlarını düşünüyorlar. En yakınlarındaki kişilerin bile kendileri hakkında ne düşündüklerini, onları nasıl gördüklerini sürekli sınıyorlar, gözetiyorlar, umursuyorlar.

Hayvan temelli doğamızı tamamen görmezden gelen şık ve stil dolu teknoloji ve iletişim çağında bir noktadan sonra sıçtığımız bokun fosforlu ve çekici olması, osuruğumuzun chanel seviyesinde kokması, ağzımızdan akan salyaların bol şekerli güzel tatlı falan olması beklenecek gibi. Bunun tamamen terk edilmesi durumundaki aşırı rahatlık, umursamazlık tavrını savunuyor değilim. Ama açıkçası savunmuyor da değilim. 

Mağaralarda götünün kıllarına yapışmış boklarla birbirlerine sarılarak uyuyan atalarımızın huzurunu bize on dakika yaşatabilselerdi, sanırım üzerimizdeki baskının nasıl bir şey olduğunu anlardık.

Güneşin ömrüne göre kıyasladığımızda, insanlık tarihi çok çok çok çok kısa. Yani ilk insandan beri hepimiz aynı güneşin altında yaşamış sayılırız. Ve ben bazen en azından güneşin hala aynı olduğunu düşünüp rahatlıyorum. 

communicating zombies

Herkesin birbirine leş gibi cüretkar seviyeden tavsiyeler, öğütler, akıllar verdiği zamanlardayız. İletişim had safhada mümkün ve had safhada seviyesiz, içeriksiz, temelsiz ve boş. Bu “boş”un birkaç kez kafanızda yankılanmasına izin verin. Boşş. Booş. Bbboşşş. Boş. Öyle boş yani. Ha, “dolu mu olması gerekiyordu?” diyecek çok insan bulabilirsiniz. İşte bu yeni ve revaçta hikaye. “Öyle mi olması lazım, böyle mi olması lazım, insanları rahat bırakın nasıl isterlerse öyle olsun” diyen büyük büyük büyük bir güruh var artık. Bunların durumu çok net, tamamen emeksiz ve derinliksiz biçimde yürütebildikleri sosyal ilişkilerinden çok memnunlar. Şöyle diyorlar aslında: “Teşekkürler dünya, benim gibi boş, beyinsiz, meraksız, çapsız ve derinliksiz bir zihne bile kendini önemseyebileceği bir alan verdin.”

Aslında daha kötüsü var. Artık bu durumu eleştirenler “kibirli, elitist, burnu büyük, uyumsuz, ayarsız, dangalak, ukala, egolu vb vb” oluyorlar. Yani boş iletişim çağı, kendisinden rahatsız olanlara şöyle diyor: “Arkadaşım, biz çoğunluğu yakaladık ve laklak yapıyoruz. Hoşuna gitmiyorsa siktir git inzivaya çekil. Seninle uğraşacak zamanımız yok, bak, yeni bir mesaj geldi bile.” 

İnzivayı isteyebilecek kadar kendimi bunun dışında bırakabilmiş olmayı dilerdim; ama artık ben de bir parçasıyım. Hepimiz, hep beraber, üstümüze yapışan tamamen anlamsız anlam yığınları ile belirsiz bir dibe doğru çekiliyoruz. Benim tek umudum, bir dibi olması. Belki de yok.

müşfik’e ikinci mektup

mesele kıyametin kopması veya kopmaması değil müşfik. mesele senin hala bana bir satır bile yazmamış olman. düşünsene bugün gerçekten kıyamet kopsa hiç için sızlamayacak mı? hiç o son anında beni düşünmeyecek misin? “keşke çocuğa iki satır yazsaydım bak, her şey bitti işte” demeyecek misin? nasıl bu kadar vicdansız olabiliyorsun? seni artık anlayamıyorum gerçekten. 

geçen evinin önünden geçtim. seni aradım, telefonunu açmadın. baktım, ışıkların yanıyordu. açsan, iki kelam etsek, neyse derdin söylesen, “birader sen şöyle şöyle adamsın, şunu şunu yaptın, sana bundan kızgınım” desen. desen ne olur müşfik? kıyamet mi kopar? bak, zaten kopacakmış. seni benden kim kopardıysa tüm göktaşları onun üstüne yağsın inşallah.

burcu da gitti. o kadar bedbahtım ki sana anlatamam. sana anlatamıyorum zaten, sen de yoksun ve ben belki de hepimizin yok olacağı şu günde sana okumayacağın bir mektup yazıyorum yine. ve sen yine hiç acımayacaksın eminim. aslında sen de haklısın, burcu da haklı. ben boktan biriyim di mi müşfik? keşke bana bir kez de olsa bunu söyleseydin. asıl sorunumuz bu oldu işte, hiç, hiç söylemedin. ama hep bana hissettirdin, aslında beni sevmediğini. sevmediğin halde yine de yanımda oldun bazen. zor zamanlarımda bana yardım ettin. adım gibi biliyordum sevmediğini beni; ama bana yine de yardım ediyordun. işte bu beni mahvetti müşfik. bana babamı hatırlattı. kopamadım bu yüzden senden, hala kopamıyorum.

psikolojide böyle bir şey de var işte. bir hissin kaynağını bulman, haritasını çıkarman, en ufak ayrıntısına kadar hissi çözmüş olman yine de o hissi yok etmiyor. yine de onu yönetemiyorsun bazen. olmuyor. halbuki bu çok saçma. bir hissi bu kadar anlamışken artık onu bizim kontrol etmemiz gerekirdi. bu hiç adil değil müşfik.

hala beni sinirlendirebiliyor mesela insanlar. aslında hiç umrumda olmayacak bazı durumlara bazen öyle savunmasızken yakalanıyorum ki. adama basıyorum fırçayı. sonra üzülüyorum, “ne gerek vardı?” diyorum. kendi kendimi yiyorum. “arandı ama o da boşver” diyorum. yok, olmuyor. kendime yapıyorum hep, benim derdim hep kendimle zaten.

kıyamet diye diye kıyameti kopardı insanlar. ben anlamıyorum. ben böyle şeylere hala yabancıyım. hala kafamı bulandırıyor bunlar. nasıl inanıyorlar, nasıl beceriyorlar, nasıl nasıl diye kafamın içi büyüyor valla. yine de hayali bile güzel di mi müşfik? bi anda bitiverse her şey. herkes belki de ilk defa adil bir an yaşasa, herkesin bir an için eşit olduğu o acımasızca adil an.

bunları bırakalım da ben hala kendimi niye kontrol edemiyorum onu anlamıyorum. kendimi kontrol edemediğim için kendime neden kızıyorum onu da anlamıyorum. ama kızıyorum işte. istediğim gibi gitsin istiyorum hayat. insanlara istediğim tepkileri vermek istiyorum, hislerime kapılıp deli deli olmak istemiyorum. bazen sırf bu yüzden kendimden korkuyorum. birilerine bir şey yaparım diye aklım çıkıyor. sonra diyorum ki “nerede sende o cesaret?” 

kıyamet kopar mı müşfik ne diyorsun? yahu bir şey söylesene artık. öldüm ulan yalnızlıktan, kapına dayanıcam ama cesaret bulamıyorum. sinirlisin de sen biraz, belki bir şey yaparsın diye korkuyorum. insan arkadaşından korkar mı? ne biçim arkadaşsın sen ben hala anlamadım. ama dedim ya işte, ne kadar kızsam da bir yerden bağlanmışım sana, kopamıyorum.

burcu’ya “gitme bak yarın dünyanın son günü diyorlar” dedim. bana güldü. “o zaman kesin gitmem lazım, seninle geçirecek değilim ya” dedi. artık kalbim kırılmıyor bile. kösele gibi olmuş. ben de gülümsedim. sonra da en çok ona kızdım. benimle bu şekilde dalga geçebilen birisine nasıl gülümsüyorum hala diye. işte benim hayatım da bu. günde beş posta kendime kızıyorum. her şeyi yaptım da bu hayatta, kendimi sevdiremedim insanlara, ona yanıyorum. bak, kıyamet de geldi dayandı. hala tek bir sevenim yok. sen de yoksun müşfik. varsın kopsun kıyamet, varsın kopsun.

manifold 13

iki adamın bir ringe çıkıp birbirini dövmeye çalışmalarında ne buluyorsun ki dedi. onlar sadece birbirlerini dövmeye çalışan adamlar değil dedim. aslında kendileriyle aralarında olan bir şeydi orada olmakta olan. birbirlerinin bir şeyler yaşamasına izin veriyorlar dedim. nasıl bir izin olabilir ki bu dedi sonra. ona bu izni anlatmanın önce zor olacağını düşündüm. sonra aklıma iyi bir fikir geldi. yüzümü ona döndürdüm ve bana bir tokat at dedim. bunun üzerine uzun süre konuştuk. aslında başlarda baktım ki bunu yapmaya pek niyeti yoktu. sonra inat ettim. yemeye niyetli olduğum bir tokata benzese de o anki isteğim, tokatı atmasını istiyordum sadece. yani bunları düşünürken şak diye odayı inleten tokatla ilgisi yoktu isteğimin. onun vurma hissini yaşamasını istiyordum ve aniden bu oluverdi. 

neden bana vurdun dedim. e sen istedin ya dedi. her isteyene böyle vurmayı düşünüyor musun dedim bundan sonra. daha da kızdı. kızgınlığını hissettim. yüzümde hafif bir yanma vardı ve takıntılı zihnim bu yanmayı eşitlemek istiyordu. hadi dedim bir tane daha vur. iyiden iyiye sinirlenmeye başlamıştı. sanki benim ona vur vur vur demem onda gizli olan bir siniri açığa çıkarıyordu. belki de bundan sonra görüşmeyecektik, ama iki insanın paylaşabileceği en mahrem durumlardan birisini yaşıyorduk. ve vurdu. garip bir şekilde oldu bu. aniden. anlamadım bile nereden geldiğini. sonra bir tane daha sonra bir tane daha. anlamıyordum. ama gülüyordum. ben güldükçe daha fazla vurdu. daha fazla.

bu gibi anların bitmesi için kan gerekir. dudağımdaki tadı almıştım. o da benim tadını aldığım şeyi görmüştü. kan enteresan bir şeydi. hangi duyuyla algılanırsa algılansın  sürmekte olan şeyleri durdurma gücü olan bir şey.

kalakaldı. bana baktı. baktı. boş bakıyor gibi görünmeye çalışıyordu ama her yerinden his fışkırıyordu. ağlamaya başlayacağından korkup bu sefer ben ona bir tokat atacakmış gibi yaptım. bunun işe yarayacağını düşünmem nasıl da büyük bir aptallıktı. yerinde irkildi ve hemen ardından korktuğum ağlama gerçekleşmeye başladı. bu sefer ben baktım ona. baktım. baktım. ağlamasını izledim. arkasından cadde görünüyordu. nereye bakıyorsun dedi. caddeye dedim. ben burada ağlıyorum ve sen caddeye bakıyorsun öyle mi dedi. hayır dedim, sen burada ağlıyorsun ve oradan arabalar geçiyor. gülümsedi. 

birisini ağlarken gülümsetebildiysen, yediğin tokatlara da yumruklara da değmiş demektir. çünkü sana garip bir biçimde bağlanır. bunu sen bile anlayamazsın. ancak o anlar ve sen sadece onun içinde böyle bir his olduğunu bilmekle ödüllenmiş olursun. 

ayna

tıkanmış rögarların su kustuğu bir gün. ışık, bulutları jelatin gibi parlattı akşama kadar. akşam olduğunda yağmur artık görünmez oldu ve insanlar karanlıkta ıslanmayı hiç sevmezler. bu onlara tuhaf şeyler hatırlatır. buna karşı çaresizdir çoğu. birçok başka şeye karşı da çaresizdirler. tam olarak anlayamadıkları her şeye karşı bir sabit fikirle savunmaya geçer insanlar. bu iyi değildir. ama kötü olduğunu söylersek, biz de onlar gibi oluruz. 

kedilerin nerede olduğunu kimse bilmiyor. hepsinin bizim bilmediğimiz bir yeri vardır yağmur yağarken. kedileri şehrin tamamen kaybettiği yağmurlardan biri bu. ki zaten yoktu da şehrin kedileri aradığı falan. ama biz arıyor olabileceğini düşünmeyi seviyoruz. bizim masallara ihtiyacımız var. özellikle böyle tatsız havalarda.

çöp kamyonlarını arıyor insanın gözleri. çamurluğuna atlayıp gidebileceği kaç araç vardır ki insanın? kapıları aça aça yorulduk, kapılarda bekleye bekleye yorulduk. yorgunluğumuz diz boyu ve çöplerin kapakları açık. koku şehre siniyor, siniyor, siniyor. çöp arabalarının bir manhattan fotoğrafında gezdiklerini hayal ediyoruz geceleri; ama ışık ışık değil bütün şehirler ve burada sadece bazı yalnız adamlar var çöpçülerin elleriyle okşanmak isteyen. 

uzun uzun yağmur yağsa biliyoruz ki istemediğimiz nehirler oluşur. kalbimizi numaralandırmış kredi kartlarımızı atabileceğimiz, cep telefonlarımızı kısa devre yaptırabilecek nehirler. nehir iyidir. hep söylüyorum. büyük nehirlere ihtiyacımız var, belki biraz kısa devre olmak için.

ama futbol bu. iki uzun devrede oynanıyor ve ister istemez tekmeler atıyorsun, tekmeler yiyorsun. bazılarımızın kalbi dayanmıyor, bazılarımızın ruhu. evet, ben ruha inanmıyorum ama bu hassas ruhlara inanmadığımı göstermez. 

masallar anlatmak için çok erken. şimdi elektrik tellerinden bahsetmek gerek. bu tellerin altından geçen arabalardan ve o sünger koltuklarda yaşlanan gömleklilerden. su akıyor. su akıyor gök yüzünden. su uyumuyor. suyun hiçbir zaman uykusu olmadı yeterince. su uyusaydı, biz uyanamazdık. böyle aka aka oldu her şey. ama hiç bu kadar boşa akmamıştık. işte bu umut verici. boşunalığı fark ettiği zaman daha iyi olacak tüm insanlık.

sana nefes veren bu toprak sana nefes aldıramayacak bir yerden sonra.

şimdi oturup daha fazla düşünmenin zamanı. geriye doğru. içeriye doğru. hep kendine doğru düşünmek. korkuyu atmak içinden. çünkü korku şiddeti doğurur. cimriliği bırakıvermek. çünkü cimrilik egoyu gollum’a çevirir. daha fazla anlamaya çalışmak kendi duygularını. çünkü anlamak ışığa çıkarır. ışık her şeyi dönüştürür. tabi asıl hikaye, aradan çekilmek. zihninle - hayatının arasındaki tire var ya, o sensin işte. çık aradan. o zaman insanlar sendeki aynaya bakarak dönüşürler ve dünyayı değiştirme sürecin başlar. sonsuza kadar kabullenilebilecek, korkulmayacak bir hayatın ilk izleridir bunlar. bırak da onlar kendilerini bulabilsinler, senin aynanda. sen çıkmazsan aradan, aynaya bakamazlar. kendilerine kendi ışıklarının senin üzerinden yansıması için, önce onlarla aynanın arasından çıkman lazım. korkma, bunu yaparken ölmezsin. çünkü arada sen de, o aynaya bakabilirsin.

detachment podcast

        

    Dün gece koalaamanefayda ile (https://twitter.com/koalaamanefayda) Tony Kaye’in son filmi Detachment’i izledik. (Bu arada az önce imdb’ye bakarken gördüm, Attachment üzerinde çalışıyormuş. Feci bir merakla bekleriz artık.) Tony Kaye’i American History X’ten zaten çoğumuz biliyoruz. Faşizm üzerine hemen herkesten daha derinlemesine düşünen, faşist bakış açılarının günlük hayattaki yansımalarını iyi bilen bir adam. 

    Film Camus’nun bir alıntısı ile açıldı ve biz o noktadan sonra bir “Yabancı” yorumu ile karşılaşacağımızı bekliyorduk. Beklediğimiz gerçekleşti; ama bizi sarsacak bir şekilde oldu bu. Karşımızda hayattan, rekabetten ve bize dayatılan tüm güncel değerlerden kopmuş bir adam vardı; ama bu adam kesinlikle hissiz bir izolasyonun ardında değildi. Daha çok, Hakan Günday’ın muhteşem tabiriyle “açık yara gibi” bir adamdı. Hani görseniz “bu adamın ne derdi var, ne olmuş, ağlayacak mı, yanına gidip konuşsak mı?” diye sorabileceğiniz kadar hassas ve kırılgan halde yaşayan bir adam. Zaten Adrien Brody tam da bu rol için varolmuş gibi. Piyanist’teki edası bu filme de yansımış; ama hiç de oradaki gibi ağlak bir hassasiyet değil bu. Çünkü film ilerledikçe görüyorsunuz ki karşınızda iyi olma konusunda çok ama çok zeki bir adam var. Twitter’ı çok serseri ve muhalif bir tavırla kullanan Tufan’ın (https://twitter.com/geceleriesen) sayfasında onu ilk izlemeye aldığımdan beri değiştirmediği bir söz vardır. “Bir insanı tanımanın tek yolu, araya kendini karıştırmamaktır” diye. İlk gördüğümden beri bu ifadeye bayılırım ve bu filmde Brody tam da bu sözün kanlı canlı bir karakter olarak karşılığı gibiydi. 

    Film biter bitmez kayıt cihazını açtık ve koala ile konuşmaya başladık. Zaten kaydın başında jenerik müziğini duyabilirsiniz. Sıfır hazırlıklı bir konuşmaydı, sadece film boyunca benim aldığım notlar vardı. Ara ara durduğumuz yerlerde bu notlar konuşmaya hareket alanı sağladılar.

    Konuşmamız genel olarak Brody’nin canlandırdığı karakter ve bu karakterin ruh hali, nasıl oluşmuş olabileceği, içinde neler olduğu ile ilgiliydi. Zaten film tam anlamıyla bir karakter filmi. Arada başka konulara da girdik. Koala’dan, benden, kardeşimden bahsettik. Ama asıl mevzu hep “faşizm” dediğimiz kavramın üniformadan, savaştan ibaret olmadığı, gündelik hayattaki ön yargılarımızın, etiketlerimizin, kolay algılarımızın kaynağı olduğu çevresinde dönüp durdu. Suçluluk hissinin, utancın, kopan bağların, erken yaraların aslında ne kadar normal olduğunu, asıl olanın bunları bastırmak değil anlamak olduğunu belki de biraz idrak ettik burada.

    Brody yoktu. Yok olmak istemişti ve bunu başarmıştı. Hayatla kurduğu ilişkiden kendi egosunu çıkarmış, kendini neredeyse tamamen bir aynaya çevirebilmişti. Osho’nun, Krishnamurti’nin, Gurdjieff’in hep bahsettiği o ünlü “iç gözlemci” Brody’nin karakterinde tam anlamıyla hayata geçiyordu; ama tek ve çok eşsiz bir farkla: Bu adam çok hissediyordu. Hem de çok.

    Podcast burada. Spoiler var dememe gerek yok. Filmi izledikten hemen sonra, kulaklıkla tek doz olarak dinlemenizi tavsiye ederim.

https://soundcloud.com/nabokovokoban/detachment-uzerine