Manifold 10

Neleri kaçırdın kim bilir, o korkup atmadığın adımlarla. Kimse bilemez, sen bilebilirdin; ama kaçmış artık, bilemezsin.
Hep aynı yerlere varmaktan şikayetçisin, görüyorum; ama korkuyla atılan adımlar başka bir yere götüremez ki seni. Kısa kalırsın hep hayata, olman gereken yerler hep senin uzağında, tanıman gerekenler artık yok, yine aynı sokak yine aynı kapı yine aynı oda.
Hayatı uzun olanın ölümüdür aslında uzun olan. Yanlış bir adım atsaydın en fazla ölürdün. Nefes alıp vermenin adını hayat koydukları için seni yaşıyor kabul ediyoruz. Oysa simit peşinde kanat çırpan martılar kadar çok azımız yaşıyoruz.
Hadi tak telefonunu şarja, çek üstüne yorganı. Bak tavana. İyi bildiğin şeyler bunlar. İyi bildiğin.
Denizin karanlık suyuna vapurdan bakmak kolaydır.

manifold 9

Sakin olmayı başarmak mesele değil. Belki de bir şey istememektir asıl sorun. Kimseye kimseye derdini anlatmıyor. Anlatmaya zorlayamazsınız insanları. Anlatmamaya da zorlayamazsınız. Sessiz kalıyoruz. İster istemez sessiz kalıyoruz. Bir şeylerin değişmeyeceğinden o kadar eminiz ki sanki sessiz kalmaktan başka çaremiz yok. “önemli mi ki bu?” diyeceksiniz. Evet, önemli. Bir şeylerin değişmeyeceğine inanmak önemli. Sizi sabit tutan ve değişme şansını elinizden alan her şey önemli. Siz şimdi bana “kimse değişmek istemiyor ki” diyeceksiniz. Hayır, herkes değişmek ister; ama çok az kişi bunun mümkün olduğunu bilir.

“Kürtaj cinayettir” demek cinayettir

    Aslında her şey ne güzel gidiyordu. Uzun zamandır uzak kaldığım soyut konulara, yaşanılan çağdan bağımsız olarak hayatla ilgili olan mevzulara girebilmiştim. Haberlerden, olan bitenden, medyadan uzak kalmaya çalışıyordum. Ama ne yaparsan yap, etrafta bu kadar iletişim varken dışarıda olan bitenle ilgili arana tam bir mesafe koyman imkansız artık. 

    Kürtaja karşı olamazsınız. “Kürtaj cinayettir” diyemezsiniz. İlla ki bu konuda bir şeyler yapmak istiyorsanız, insanları korunma ve gebeliği engelleme konularında bilinçlendirebilirsiniz. 

    Tabi ki insanlar “nasıl olsa kürtaj var, amaan, neden uğraşayım ki korunmakla” dememeliler. Neden dememeliler? Çünkü kürtaj hem kadında hem de partnerinde mutlaka duygusal bir yaralanma, bir hassasiyet yaratıyor. Temelde “iki varlığın birleşip yeni bir varlık dünyaya getirme” motivasyonu üstüne kurulu olan cinsel temasın özüyle çok göze soka soka çelişerek insanlarda bir suçluluk duygusu yaratabiliyor. Bu bağlamda, yaratabileceği duygusal rahatsızlıkları vurgulayarak “kürtaj imkanına bu kadar bel bağlamayın, baştan önleminizi almaya çalışın” diyebilirsiniz, bu konuda insanları bilinçlendirebilirsiniz. 

    “Kürtaj cinayettir” diyen insan oğlu insan. Şu ana kadar yazdıklarımı senin anlaman zaten pek mümkün değil. Şimdi senin anlayabileceğin birkaç örnek vereceğim.

    Senin zihniyetindeki, cinselliği baskılanmış ve agresifleşmiş, güdülerinin boyunduruğu altında yaşayan bir erkek düşün. Sonra bu erkeğin artık iyice hayvanlaştığı bir noktada tecavüz ettiği bir kadın düşün. Sonra da bu kadının hamile kaldığını düşün. Hatta bu kadın senin bir akraban, bir yakının falan olsun, daha iyi anlaman, kütleşmiş empati yetini daha iyi kullanabilmen için örneği derinleştiriyorum.

    Takdir edersin ki bu kadın mutlaka kürtaj olmak isteyecek. Eğer senin ve senin gibilerin yaşadığı bir ülkede, kürtaj kanunen engellenmiş bir durumdaysa, bu kadın ya illegal yollardan, sağlıksız ve denetimsiz koşullarda bunu yaptıracak, eğer böyle bir imkanı yoksa karnına bir şeylerle vuracak veya içine bir şeyler sokmaya çalışacak, “ya ben öleyim, ya o ölsün” falan diyecek.

    Diyelim ki elinizde imkan olsa eminim umursamadan değiştireceğiniz kanunlarda zamanla bazı “incelikler” bıraktınız ve dediniz ki “kürtaj cinayettir, yasaktır; ama tecavüz, ensest, zorlama gibi durumlarda buna başvurulabilir.” Peki ey insan oğlu insan, sen “cinayet” olduğunu söylediğin bir şeyin yaratacağı suçluluk duygusuyla, elinde olmayan sebeplerden ötürü kürtaj olmuş insanların baş etmesini nasıl sağlayacaksın?

    Sadece tecavüz değil aslında mevzu. Senin gibi kapalı zihinlerin cinselliğe ve hayata doğru düzgün hazırlayamadan yetiştirdiği çocuklar birbirlerini sevecekler, yaşlarının heyecanına kapılıp tabi ki sevişecekler, (Kıçınızı da yırtsanız bunu engelleyemeyeceksiniz. Üzgünüm, insanlar her türlü sevişecekler. Çünkü sizin argümanlarınız birkaç yüz yıllık yalanlardan beslenirken, cinsel temas üç milyar yıllık gerçeklerden besleniyor) sonra senin gibilerin koyduğu tabularla cahil kaldıklarından dolayı durumu kontrol edemeyip hamile de kalacaklar. Sonra ne olacak, karşılarına yine senin gibiler çıkacak ve şöyle diyecekler “o çocuğu doğuracaksın, bu adamla evleneceksin.” Sonra da temeli berbat atılmış bir ailede yetişen gayet psikopat bir insan daha topluma kazandırılacak ve bu döngü böyle gidecek. Ya da çok daha duygusal tepkiler oluşacak ve belki kendini yaralamalar, intiharlar meydana gelecek. 

    Bak sevgili insan oğlu insan, kürtaj insanların “nasıl olsa kürtaj var, korunmasak da olur” diyerek ikide bir başvurdukları bir yöntem olmamalı; ama her zaman bir seçenek, istendiği zaman seçilebilecek bir şey olarak da kalmalı. Çünkü hayat uzun ve insan başına gelecekleri her zaman kontrol edemeyebilir. Hatta bazen kendisi de umursamayabilir. Hatta bazen inadına da yapabilir bunu. Hatta neyse ne. Kendi deneyimi kendine aittir. Senin gibi kapalı zihinlerin bilimsel seçeneklere yüklediği negatif ve spekülatif anlamlarla kimse uğraşmak zorunda değil. Genç insanların zihnini kirlettiniz zaten iyice, bari daha fazla suçluluk duygusu yüklemeyin onlara. Ama işiniz bu değil mi, suçluluk duygusu zaten sizin hayalinizdeki kısır korku imparatorluğunun petrolü, yakıtı. O olmadan olmaz, sen de haklısın.

manifold 8

    Bazı şeyler her şeyden bağımsız görünüyor olabilirler sana. Oysa ki öyle değiller. Bazı şeyleri yaşayan herkes bunu bilir. Bunun bilinmeyecek bir tarafı da yoktur aslında. Ama biz seviyoruz, şeyleri olduklarından daha karmaşık algılamayı. Öyledir çünkü. Büyünün en büyüğü buradadır. İnsan en çok kendisine yabancıdır. Çünkü evren sırlarını kolayca vermez. Rüyasına inanmamızı ister. Belki de tanrının rüyasıyız hepimiz.

    Birisi tanrıdan bahsettiğinde nasıl da kulak kesiliyor herkes di mi? İnançsızlar küçümserler, inançlılar açık ararlar, nihilistler her zamanki gibi umursamazlar, kalbi temiz olanlar duygulanırlar, içi karanlık olanlar öfkelenirler. Bir turnusol gibidir “tanrı” sözcüğü, içerideki birçok şeyi dışarı çıkarır.

    İsteyince olur. İnanması zor olsa da bu böyledir; ama hayat size hak ettiğinizi verir her zaman, hak etmediğinizi alamazsınız. Bu yüzdendir bazıları yıllarca isterler bazı şeyleri, olmadıkça da küserler hayata. Oysa olmuyorsa olmaz. Neyi “isteyebileceğini” bilirsin aslında, istemeyi de biliyorsan olur, gerçekten olur. Bu böyledir.

      Peki neyi isteyebileceğini nasıl bilecek insan? Bu o kadar kolay mı? Bu o kadar kolay. Hissedersin çünkü. Bana “bu nasıl olacak?” diye sorarsan, bunu hissetmekten kaçıyorsun demektir. Hissedersin. Bu en iyi bildiğin şeydir. Başkası için kötü, senin için iyi olacağını bildiğin bir şeyi isterken bunu hissedersin. Taşıyamayacağın, sana ağır gelecek, hazır olmadığın bir şeyi isterken bunu hissedersin. Yapamayacağını bildiğin, kendini kandırdığın bir şeyi isterken bunu hissedersin. Biliyorsun bunu, iyi biliyorsun. Hiç gerek yok aslında anlatmama. 

    Peki madem istediklerimiz oluyor, o zaman bu insanların hali ne? Kim bazı insanların düştüğü o bildiğimiz çok kötü durumları ister ki? Bunlar akla gelen ilk sorular. Ve tek bir cevap var, soruların karmaşık yanıtlanacağı beklentisine göre oldukça kısa ve net bir cevap: Kendini bilmeyen bir insan, kendinin farkında olmayan bir insan ne istediğinin de farkında değildir. Evren onun etrafında esen bir rüzgardır ve onun yelkeninin direği güverteye sabitlenmemiştir. Nereden esiyorsa rüzgar, vida gibi döner yelken ve o da oraya gider. 

    Hatta daha kötüsü, o yelken direği çoğu zaman bilinçaltına bağlıdır ve sizi nereye götüreceğini bilir. Ama siz kendinizi bilmediğiniz, iç motivasyonlarınızın farkında olmadığınız için, rastgele savrulduğunuzu zannedersiniz. Oysa belli yaşantılara doğru itilmektesinizdir. Bilmediğiniz, tanımadığınız ve size görünmez olmuş bir kaptanınız vardır, o sizi nereye istiyorsa oraya götürür ve sonunda şöyle dersiniz: “Ben bunu istememiştim ki?” Hayır, istemiştin aslında; ama içindeki karanlığı aydınlatmaya hiç cesaret edemediğin için dışarısı da karanlık oldu artık. 

    Kaderi kendi elinde olduğu halde bunu inkar eden bir canlı türüne “zeki” diyoruz. Kendi hayatını seçemeyen, ne istediğini bilemeyen bir organizma aslında güdüseldir. Bu noktada bir zekadan bahsedemeyiz. 

    İnsanlığın bir sonraki evrimsel sıçraması umuyorum ve biliyorum ki bu yönde olacak. Nereden mi biliyorum? Çünkü varlığını devam ettirebilmesi için başka şansı yok. 

manifold 7

    Hangi gerçek duygulardan bahsedeyim sana? Aslında zaten sıkılmış oldukları sıcak yataklarından kalkıp, aslında zaten sıkılmış oldukları işlerine giden insanları mı anlatayım? Bence olmaz, hayır. Pazar gününe yakışmaz bu. Peki ne yakışır pazar gününe? Bekleyen vapurlar mı? Ya da bir takım tellere konmuş bir takım güvercinler mi? Yoksa birbirinden sıkılmış birlikte kahvaltı yapan insanların yüzleri mi? Hangisi daha çok yakışır?

    Bir takım söylentilere göre ben pek bir şey anlatmıyormuşum. Ne duymak istiyorlar ki? Şu anda elinde çaylar ve tostlarla gezen vapurdaki adamı mı? Ya da sürekli her yerde gözüme çarpan, insanları gerizekalılaştırmak için hiçbir masraftan kaçınılmamış olan reklam afişlerini mi? Hayatını onaylamak için işaretler arayan insanların sanata ve yaratıcılığa hiçbir katkısı yok. Onlar her zamanki hallerindeler, kendilerine dalkavuklar, soytarılar arıyorlar. Aramasınlar mı? Arasınlar. Bırakınız okusunlar, bırakınız izlesinler. Kimdi bu sözün gerçek versiyonunun sahibi olan fransız hatırlamıyorum; ama bir önemi de yok zaten.

    Vapur kalktı. Bi ton insan bindi ve hiçbirine bakmadım, kafamı bile kaldırmadım. Şehirde yaşamak demek biraz dış dünyadaki diğer insanlara güvenmek demek. Tabi o şöyle bir güven: “Bu insanları tanımıyorum. Bu insanlar da beni tanımıyor. Buradaki bu insanların ortak bir özelliği var, tanımadıkları insanı “düşman” olarak değil, sadece “yabancı” olarak kodluyorlar.” Biz de bu koda güvenerek, onlara vapurda, metroda, orada burada yaklaşabiliyoruz ve hiç konuşmadan en azından “zarar görmeyeceğimize” güvenebiliyoruz. Tabi bir yan bilgi de var kenarda, o da şu: “Şimdi şuraya düşsem ve can çekişsem, beni umursayan birisi çıkarsa şanslıyım.” Tersi de geçerli bunun. Biliyorum ki bu yazıyı okuyanların çoğu, şehirde hızlı hızlı hareket ederken can çekişen birisinin yanından geçip gidebilir. Çünkü biliyorsunuz, birbirinin acılarına duyarsız kalmaya “modern medeniyet” adını verdik. Bireysel ve sevgisiz özgürlükler. Şimdi “sevgi” dedim diye bana sevginin ne olduğunu sormayın. Hala tam bilmiyorum. Ne olmadığını bula bula, hepsini eleye eleye elimde kalan şeye bakacağım. Ne diyor Hayko, “ne kaldı bak ellerimde, biliyorum gidiyorsun. Her adımımda derine, iniyorum.” Eminim yanlış yazdım.

    “Ayıcılar geçti, mağlup insanlar geçti” diyordu cemalabim Şarkısıbeyaz’da. Şarkısıbeyaz diye şiir ismi mi olur? Olmuş işte. Adam koymuş olmuş, adam yazmış olmuş. 

    Karşı kıyıda, geldiğim kıyıdan umudu olan insanlar var. “Karşı” belki de en güzel lafı istanbulun. Her yer karşı ve her karşıda bir beklenti var. Aradan geçen deniz, vapurların altını ıslatıyor. Hepimiz çocuk gibiyiz. Yetişkinlik dediğin şey, çocuğa yıllarla birlikte üzülmeyi öğretmek gibi. Zamanın geçişi insanı neden üzer demeyin lütfen, yoksa ben de size insanın üzgünlüğü zamanı geçirir derim ve hepimizin kafası karışır. Eğer kafanın karışmasından korkmuyorsan, hiç yeterince karıştırmamışsın demektir.

    Yaklaştık. Vapurun motoru karşı kıyıyı kendisine doğru çekti. Ben hala uyuyor gibiyim. Uğuldayan bir şeyler var. Pazar gününün ferah ve huzursuz boşluğunda gezinen insanlar var. Sakin olmayı öğrenmek gerek. 

    Kendinden kaçmak için ne yaptığının önemi yok. Ne yapmadığının daha çok önemi var. Neyden bahsetmediğin, kimi önemli bulmadığın, neleri unuttuğun, neleri hatırladığında hemen konuyu değiştirdiğin çok önemli. Kaçmaya bir kere başladıysan, artık kendini durduramazsın. Bu acı bir şeydir, içinde hiç tat olmayan acılardan. Boşluğa iten ve unuttuklarını aslında unutmadığın acılardan.

    Metronun çıkardığı sesle, gürültülü bir klimayla, vapurun yanaşırken çıkardığı homurtularla rahatlayan insanlar var. Bu insanları tanımak için sessiz olmanız gerek. Çünkü onların anlatacağı şeyler hep yalnızlıkla ilgili. Eğer yanlarındayken biraz yalnız olmalarına izin verirseniz, çok güzel sesler çıkarmaya başlarlar. Biraz müzik gibi, biraz hışırdayan ağaçlar gibi, ya da plağın sonuna gelmiş anlamlı bir gramofon. 

    Doğruyu mu yoksa yanlışı mı yaptığını herkes bilir. Evet, bu evrende yanlış yapamazsınız dedim, bunu çok söyledim biliyorum; ama işi en çok karıştıran şey şu: Bu evrende doğru yapabilirsiniz bazı şeyleri. Her şeyin zıttıyla var olduğuna inanmak kolay, bu gözümüzün önünde. Ama ben diyorum ki, bazı şeylerin zıttı yoktur, onlar yalnızca vardır. 

    Kendine bir çizgi çizdiğinde, onu takip edemediğin zaman bunu fark edersin. Hiçbir çizgin yoksa, sonsuzluğun talepkar olmayan boşluğu senindir artık. Buradaki çetrefilli durum, kimsenin aslında bu boşluğu istememesi. Herkes yalnızca bir bakıp kaçmak istiyor sonsuzluğa, zaten mecbur da değilsiniz. 

    “Tren, süpernova yönüne gider.” Bu zamanlar da gelecek. Ama bu gidişle uzayda yapabileceğimiz tek şey, yeni alışveriş merkezleri kurmak olacak gibi duruyor. Olsun. Hiç olmamasından daha iyidir. 

    Bir yerlerde bir sürü insan var. Hepsi bir yerlerden kaçmak, başka bir yerlere ait olmak istiyorlar. Ama Tuncer amca bir gün bana demişti ki, “insan, nereye giderse gitsin kendisini de götürür.”  Bunu unutmamalı.

    İsa’nın “size bir tokat atana, diğer yanağınızı çevirin” sözü oldukça mantıklıydı aslında. İnsanlar arasında bir şekilde başlamış şiddet mirasını başka türlü nasıl sonlandırabiliriz ki? Yeni bir şey yaratmak için, eski nedenselliği kırmanız gerek. Bunun başka bir yolu yok. Ama olmadı, neden olmadı? Çünkü tek bir kişinin bile agresif olması, bu prensibin işleyişini bozar. Herkesin fedakar ve verici olduğu, kin tutmadığı bir dünyada, tek bir menfaatçi kişi, dünyanın efendisi olur. Rekabetle evrilmiş ve şekillenmiş, hayvansı güdülerin uykusundan yeni yeni uyanmaya çalışan bir tür olarak, henüz toplu halde bir şeyleri becermeye elverişli değiliz. 

    Geçen başka bir galakside, başka bir gezegende, ortak bilinci çok daha yüksek, bireysel değil, kolektif olan bir türün, etrafındaki gerçekliği şekillendirebilecek kadar evrimleştiğini hayal ettim. Bunu düşünmeme neden olan şey, arıların ve karıncaların ortak bir atadan geldiğini öğrenmem oldu. Aslında çevresine bu kadar yüksek düzeyde uyum sağlamış, arı veya karınca gibi toplulukların evrimleşerek daha da fazla karmaşıklaşması, ya da çoğunluğun sevdiği tabirle “gelişmesi” pek mümkün değildir. Rekabet olmadıkça, seçilim baskısı olmadıkça, türün varlığı tehlikeye girmedikçe gelişme şansı pek azdır. 

    Ama uzak bir gezegende çok ekstrem bir koşulu varsayalım. Diyelim ki bir şey oldu ve sadece arı gibi, karınca gibi üç beş tür kaldı bu gezegende. Ve düşük besin olanakları yüzünden bunların çetin bir rekabete de tutuştuklarını düşünelim. Bu durumda bu türler büyük ihtimalle dramatik bir değişim göstereceklerdir. 

    Sonuçta benim asıl merak ettiğim şey şu; arılar veya karıncalar gibi ortak bilinçle hareket eden bir tür, çevresindeki gerçekliği değiştirebilecek güce ulaşsa ne olurdu? Size garanti veriyorum ki, bu hayal edebileceğinizden çok daha hızlı gelişen ve sadece kendi gezegeni için değil, evrenin tüm geri kalanında yaşayan varlıklar için bile tehlike yaratabilecek bir tür olurdu. 

    İnsan çok farklı, aslında biraz eğlenceli, değişik bir varlık. Primat bir atadan evrimleştiği için hem biraz vahşi, hem işbirlikçi, hem bireysel, hem şakacı, hem tehlikeli vb vb. İnsan çok yönlü bir tür. Hani derler ya “tanrının en sevdiği eseri” diye. Mitolojik anlamda bir yerlerden tüm evreni izleyebilen bir tanrı hayal etseydim, onun büyük ihtimalle sürekli dünyayı izlediğini düşünürdüm. Sonuçta evrendeki tüm diğer yaşam olan gezegenleri bir tv kanalı olarak düşünürsek, dünya’nın reytingin fazlasını toplayacağından hiç kuşkum olmaz.

    Şaka bir yana, türler bu kocaman ve entropik evrende yapayalnızlar. Her türlü yıkıcı tehlikeye açık halde bekliyorlar. Ama eminim ki az önce bahsettiğim tarzdaki kolektif zihinli türler bizim gibi gerizekalıca davranıp, kabilelere, köylere, ülkelere falan ayrılıp birbirleriyle uğraşmıyorlardır. Bu anlamda tabi ki uzun vadede onların bu evrende var olabilmesi, bizden daha yüksek ihtimal. Ama uzak galaksilerdeki zeki varlıklar bir gün bizi bulabilirlerse, eminim tüm gezegenimizi çok heyecanlı ve keyifli bir tiyatro sahnesi gibi izleyeceklerdir. Hatta belki izliyor da olabilirler.

    “Size bir tokat atana öbür yanağınızı çevirin” diyebilmek, ya da “komşunuzu kendiniz kadar sevin” öğüdünü verebilmek hala zor. Aslında temeli basit bunların: “Egonuzu bir kenara bırakın artık.” Tabi ki mecbur değiliz. Tabi ki bunu yapmak hala tam mümkün değil. Ama bir gün kapımıza dev uzay gemileri dayanırsa, aramızdaki bireysel farklılıkların aslında ne kadar önemsiz olduğunu belki anlarız. 

    Tabi gelecek olan her uzaylı, tehlike oluşturacak diye bir kural yok. Ama biz hala pek tekin bir türe benzemediğimiz için, buralara gelebilecek kadar gelişmiş başka bir türün bize gereğinden fazla temkinli yaklaşacağı da ortada. Belki de bize zarar verebilecek kadar temkinli. 

    Kafamın dağınık olduğunu söyleyenler var. Hayır hayır, benim kafam dağınık değil, bunu söyleyenlerin kafası çok toplu. 

    Her şey belli bir mesafeden bakınca biraz simcity gibi duruyor. Ama gerçekliğin bir bilgisayar oyunundan farkı şu: Oyuncuların atan birer kalpleri var. Her şeyi değiştirebilecek, oyunun kurallarını altüst edebilecek birer kalpleri var.

    Her şey çok değiştirilemez ve herkes çok çaresiz duruyor olabilir. Dünya ne zaman büyük bir değişimin eşiğine gelse, oluşan görüntü hep bu olmuştur zaten. Umut tamamen tükenmeden ve her yere çaresizlik hakim olmadan büyük değişimler gerçekleşemez.

    Sabahları insanlar görüyorum kaldırımlarda, merdivenlerde, hepsi bir arada sanki bir zombi ordusuna benziyorlar. Yaşayan ölülerin dönüşü değil bu, bu daha da kötü, yaşamayan ölülerin ölüşü gibi. Ama bu zamanları görmek bana daha çok umut veriyor; çünkü insanlık, tamamen köşeye sıkışmadıkça bir şey yapmayacak. 

manifold 6

    Neyi anlamadığını sana anlatabilmem için belki çok geç, belki çok erken. Ama eğer şu an tam zamanıysa senin için, beni dinlemen sana hiçbir şey kaybettirmez. Ya da belki bazı şeyleri kaybettirebilir, emin değilim. Ama şimdi anlatacaklarım sana bir şeyler kaybettirecekse, onları zaten kaybetmen gerekiyormuş demektir. 

    Ne olduğunu biliyor olmalısın yıllardır. Eminim ki kendine dair bazı belli başlı fikirlerin vardır. Kim olduğunla ilgili, neler yapabileceğinle ilgili. Hatta daha çok kim olamadığın ve neler yapamayacağınla ilgilidir daha çok bunlar. Sana bu konuda ne söylesem boş. Bunu çok iyi biliyorum. İnsanlar bu konularda katı oluyorlar. Çelik gibi, pürüzsüz beton gibi, parlak granit gibi oluyorlar. Belki sen de öylesin, hatta büyük ihtimalle öylesin. 

    Peki. Vazgeçtim o zaman. Sana anlatabileceğim hiçbir şey yok benim. Zaten anlatsam da sen beni anlamazsın. Sadece sana sorabileceğim tek bir sorum var. Basit, anlaşılır ve devamında başka hiçbir soruyu gerektirmeyecek olan tek bir soru.

    Kafanın içine ışık dolduracak, seni ya yerinde saydıracak, ya da belki uzaya bile götürebilecek bir soru. Bu soruyu soracağım ve üstüne başka hiçbir şey söylemeyeceğim. Tüm bu konu kapanacak ve bu konuda geriye kalabilecek her şey ama her şey sana kalacak. Tabi ki sana kalacak, başka kime kalabilirdi ki? En başından beri seninle ilgili değil mi her şey?

    Sorumu soracağım ve sen ne yapman gerektiğini bileceksin. Her zaman ne yapman gerektiğini zaten biliyordun aslında, sadece emin olacaksın artık. Basit olacak her şey. Her zaman basitti zaten.

    Kim olduğunu ve neleri yapabileceğini biliyorsun. Peki böyle kalmak, bundan sonraki tüm hayatında, ölene kadar bu insan olmayı istiyor musun?

manifold 5

    Yavru kedilerin sesleri başladı. Böyle bir zamana giriyoruz artık. Bir yerlerde duyacaksınız onları. Sizi, kendilerine sahip çıkmaya davet edecekler, çaresiz hallerini kullanarak. Tabi bu bilinçli bir kullanma değil. Zaten içlerinde olan bir şey. Zaten sahip oldukları bir şey. Kendilerini koruyup kollayabilecek tek varlık olan annelerine seslerini duyurabilmek, hayatta kalmak için yapmaları gereken tek şey. 

    Peki siz bundan neden etkilendiğinizi hiç düşündünüz mü? Sonuçta o bir kedi, sizin türünüzden değil. Neden onun çığlıklarına kulak veriyorsunuz? Neden ince ince sızlanan bir yavru kedi sizi kendisine karşı çaresiz bırakıyor?

    Kendini bir “tür” olarak tanımlayıp doğanın tüm geri kalanından ayırmak bile faşist bir düşünce, bir yanılgı aslında. Kedi bizden hiç uzak değil. Hatta o kadar yakın ki, birkaç satır genetik bilgiden ibaret aramızdaki fark. 

    Anne karnındaki memelilerin fotoğraflarının olduğu bir national geographic sayısı vardı. O sayıyı bulun ve bir göz atın. Tüm memelilerin aralarındaki farkların sadece şekilsel olduğunu görememek için zihinsel seviyede gerçekten kör olmak lazım.

    Aslında başka bir konudan bahsetmek için oturdum yazının başına; ama yine aynı mevzulara gidiyor hep kafam. İnsanın tür olarak kendisine verdiği bu temelsiz ve abartılı değer, hep canımı sıkacak sanırım. Bu hem tür olarak sahip olduğumuz bir şey, hem de bireysel seviyede bunu sürekli görüyoruz. Kendine aşık, kendi varlığına bayılan insanlar. Kendi doğrularını abartan, tam bir batıl inanç dünyasında yaşayan milyonlar. 

    Artık şu konuya gireyim. Twitter’da dün “eskiden dışarıdan gelen bir yavru kedi sesi duysam hemen çıkar bakardım, bulmaya çalışırdım. Artık gerçekliğe müdahale etmeye korkuyorum” yazmıştım. Bunun üstüne https://twitter.com/#!/GulenayB  “gene çık lütfen” dedi. Ben de bunu düşündüm. Biraz daha bu konudan bahsetmem gerekiyormuş gibi geldi. Son zamanlarda yazdıklarımı okuyanlar farkındadır, pek bir şeyden bahsetmiyor gibiyim bir süredir; ama belki bu sefer toparlarız, kim bilir? Ben bilmem.

    İnadına merhamet, inadına sahip çıkma, inadına hayat. Tüm boşunalığa, tüm anlamsızlığa, tüm algısal atalete rağmen yine de inadına duygularına sahip çıkmak. Bunu yapabilenler var mı bilmiyorum. Vicdanını atalete kurban edenlerin dünyası burası.       

    “Tamam, bu yavru kedi bırakırsam ölecek, ama bir tanesini kurtarmam neyi değiştirir, zaten bir sürü var.”

    “Belki ben onu ellemezsem yaşayacak, şimdi hayvanın dengesiyle oynamanın ne alemi var.”

    “Aşısıydı, kısırlaştırmasıydı, hastalığıydı bir sürü şey var, bunlarla uğraşılır mı?”

    Bunları ve bunlar gibi bir sürü şeyi ben de düşünüyorum. İki kez uzun uzun kedi baktım. İlki üniversite dönemindeydi. Bir pasajın girişinde, iki tane esnafın arasında, bir ayakkabı kutusunda görmüştüm onu. Kediden çok bir fareye benziyordu. O zamanlar daha rahattım bu konularda, ama şimdi yine aynı şartlarda bir kedi karşıma çıksa, sanırım ona kayıtsız kalamam, bu imkansız; çünkü henüz anne karnında olması gerekirken dışarıda kalmış bir yavruya benziyordu bu hayvan. Hatta “evlat boşuna uğraşma, yaşamaz o” demişti oradaki yaşlı adamlar; ama ben uğraştım, ağzından zorla şırıngayla süt sıktım, gece uyurken yanına içi sıcak su dolu pet şişe koydum. Hayat zehirini yavaş yavaş akıttım onun içine. Belki hiç acı, sıkıntı çekmeden huzurlu var olmayış haline geri dönecekti; ama ben buna izin vermedim.

    Diğeri mik. Aslında adı mik mik; ama sonradan mik diye kısalttık. O da bunu pek tuhaf karşılamadı, adına alışmıştı artık. G. almıştı onu bana. Yani getirmişti diyelim. 

    Dokuz sene kadar hayatımda kaldı mik. Son beş altı sene annemlerdeydi. Son zamanlarında artık bir kedi gibi davranmıyordu. Daha çok melankolik ve yalnız bir varlığa benziyordu, ona baktığımda bunu hissediyordum. Başka kedilerle neredeyse hiç vakit geçiremedi, hiç çiftleşmedi, hiç kavga etmedi, ona verdiğimiz mamaları yiyip evin bir yerlerinde, eğer tercih ediyorsa bazılarımızın kucağında durarak hayatının geçmesini bekledi. Çok beklemek zorunda da kalmadı aslında, aşı yeri tümörü denen bir rahatsızlığa yakalandı. Bazen olurmuş bu, ev hayvanlarımızı rahatsızlıklardan korumak için yaptırdığımız o aşıların uçları bazen hayvanın kemik dokusuna zarar verirmiş ve orada kontrolsüz bir hücre üremesi başlarmış. 

    Neyse, biz acısını fazla uzatmadık ve iyice kötüleşince ölmesini beklemeden uyuttuk mikmiği. “Dış koşulların vahşetinden” korumak için ona vaat ettiğimiz hayat böyle bir şeydi işte. Ona aslında kendimize yaptığımız şeyi yaptık. Bir eve kapattık ve orada var olmasına, hayatını sürdürmesine yardımcı olduk. Apartman hayatına mecbur ettik onu. Bence bu işkenceyi sadece insanlar yaşamalı, hayvanları da bu saçmalığa ortak etmek gereksiz.

    Gerçekliğe müdahale etmek istemiyorum evet, kendi halinde, sanki ben yokmuşum gibi devam etsin istiyorum birçok şey. “Ben nasıl onun için daha iyi olan bir şeyi bilebilirim ki?” diyorum. Bağırıp çağıran, yaşamak için yardım isteyen bir yavru kedi gördüğümde ona iyice bakıyorum, ben olmadan hayatına devam edebileceğine %1 bile inansam, ona dokunmuyorum. Bu hakkı göremiyorum kendimde. Ve şunu unutmayın ki, bu yazı sadece kedilerle ilgili değil kesinlikle.

    Nerelerden nerelere, kimlerden kimlere. Olasılıkların arasında kendimizi arıyoruz. Kimin kim olduğunu bilmeden, kimseyi sorgulamadan, kimseye inanmadan.

    İnsanlar var, metrolarda gidiyorlar. İnsanlar var, o metrolarda kendilerini arıyorlar. İnsanlar var kendilerini aramayı bırakmışlar. Peki sen en son ne zaman kendinle karşılaştın? En son ne zaman bir şeyler konuştun kendinle, araya kimseyi sokmadan? Kimseyi düşünmeden.? 

    Bilemediğim, aklımın almadığı yollar görüyorum. O yollarda yürüyen insanlar var. Onlara şaşırıyorum. Sanki kendilerini bilmiyorlarmış gibi geliyor. Sonra bakıyorum yüzlerine, o kadar da yabancı değiller. Tanıyorum onları. Lanet olsun hepsini tanıyorum. Tanımaktan vazgeçememişim bile hiç. Ne tuhaf.

    Kargaların çok uzun yaşadığını söylerler. Hiçbirimiz bir karga olmanın ne olduğunu bilemeyiz. Başka bir canlı olmanın ne demek olduğunu bilmek ister insanlar; ama bu ne zaman mümkün olur bilmiyoruz. Biraz mümkün olduğunda bile bunu deneyimlemek isteyen çok insan çıkacağına eminim.     

    Sabah yaşlı ve mutsuzluğunu gizleyen bir kadın gördüm. Yaşlı olduğu için mutsuz değildi aslında. Eğer hep yaşlı olmuş olsaydı mutsuz olmazdı; ama genç olduğu zamanlar var peşinden gelen; ona daha iyi daha enerjik ve daha umut dolu olduğu zamanları hatırlatan anı parçaları var kafasında. 

    “Eskiden çok yakışıklıydım”ın hüznü, hiçbir zaman “eskiden çok güzeldim” ile yarışamaz. Kadınlar güzel olmayı severler. Bu onların en alışık oldukları şey. Hepsinin güzellik kavramı, güzel olduklarına inandıkları halleri farklılık gösterse de, temelde bu gerçek mutlaka yüzünü gösterir. Yüzünü gösteren gerçeklerden konuşuyoruz biz de zaten değil mi?

    Yaşlı kadın üzgündü, çünkü ben de ona “yaşlı kadın” diyorum burada. Herkesin de böyle dedlğini biliyor eminim. Böyle etiketlerimiz var işte, şeyleri en basit halleriyle algılamayı seviyoruz. Seviyoruz derken “kolayımıza geliyor”u kastediyorum. Kolayımıza geldiği sürece bizim için daha derine inmenin bir anlamı yok. Kolayımıza gelmiş işte, varsın yaşlı kadın bundan rahatsız olup kendini anlatsın çok istiyorsa, biz, bu olana kadar zaten kolayımıza geleni “gerçek” kabul edeceğiz. 

    Kadının deli olduğunu söylüyorlar. Belki deli, belki değil. Hepimiz biraz deli olduğumuza göre, o da en fazla bizden biraz daha deli olabilir. Kadının etrafla ekstra ilişki kurma çabasının özündeki motivasyon eminim deliliği değil, etiketlenmeyi, istemediği şekilde etiketlenmeyi reddetmesi. “Şimdi siz öyle düşünüyorsunuz biliyorum; ama ben düşündüğünüzden ibaret değilim, ben sizin bildiğinizi sandığınızdan fazla bir şeyim” çabası bu. 

    İnsan, egosunu törpülemeden yaşlanmaya görsün, bir yerden sonra yaptığı her şey ya delilik olur, ya da maskaralık. Yaşlılardan beklediğimiz tek şey, yaşlılıklarını kabullenip bir kenarda sessizce oturmaları. Çoğu zaman çocuklardan beklediğimiz de bu aslında. Oysa arada kalan genç ve orta yaşlı gruba dahil olanlar, aslında hayatın temel gerçeklerinin en az farkında olanlar. 

    Güç ve enerji her zaman biraz zalim oluyor. Ne değerini bilebiliyoruz, ne de iyi kullanabiliyoruz bu ikisini. Genelde tek yaptığımız şey, ilkel maymunlar gibi davranıp, gücümüzün yettikleri üzerinde tahakküm kurmak. Bunun sonucunda ne oluyor, yaşlılar delirerek intikam alıyor bizden, çocuklarsa hiperaktif olarak. 

    Yaşlı kadın şu anda benim göremediğim bir yerlerde dolaşıyor. Eminim ölene kadar sürekli kendini insanlara anlatmaya ve kendini kendi bildiği haliyle bize kabul ettirmeye çalışacak. Ego, her zaman aşılması gereken bir şey değildir. Kimse bunu yapmak zorunda değil aslında. Artık bu “egoyu aşma” meselesi bile, çok kolay bir mevzuymuş gibi satılıyor. Bunu belli derecelerde yapabilmiş insanlara hayranlık duymadığımı söyleyemem; ancak belki bazen daha da fazla hayranlık duyduklarım ise, en zor durumlarda, belki de ölene kadar egolarından vazgeçmeyenler. Görkemli bir inadı var bu insanların, birisi olmaktaki takıntılı ısrarları da belki onların tek yapıtları sayılır bu hayattaki.

    Hiçbir şeye saygı duymak zorunda değilsiniz; ama isterseniz her şeye, evet her şeye de saygı duyabilirsiniz. Tercih tabi ki sizin. 

    “Her şeyi anlarsan, her şeyi affedersin” diyordu Tolstoy. Her şeyi anlarsan, her şeye saygı duyarsın diyelim biz de. 


manifold 4

    Ya şimdi hiçbir şey olmasaydı aklında. Bazı şeylerin nasıl olabileceğini hiç bilemeyecektin. Ve sanacaktın, zorla sanacaktın sana uygun olabileceğini aslında hiç alaka kuramadığın insanlarla geçecek hayatının. Sana sorduğumda ondan sonra, kimsesiz kalmış birilerinin davrandığı gibi davranacaksın, çünkü olmayacak aslında hiçbir zaman, seni senden daha iyi anlamaya çalışan insanlar. Sen işte hep arayacaksın bir şekilde, bu insanları alaka kuramadan.

    İnsanın ilk sıkıldığı durumlardan biri işte hep bu ana konunun sağından solundan geçe geçe anlattığımız delilik konusu. Mevzunun en merak ettiğimiz yanı şu; delilerden neden bir şeyler anlamak varken onlara deli diyoruz. Aslında eminim ki o kadar da deli değiller. 

    Eski türk filmlerinden hatırladığım şeyler aslında hiç belli sahneler değiller. Benim aklımda hep genel bir mod var. Ama öyle bir mod ki bu, kimseye anlatmak kolay değil. Yine de en bariz yanlarıyla açıklamaya çalışabilirim. 

    Caddeler var. Hep ıslakmış gibi bu caddeler, sana anlatamıyorum; ama anlamama sebebin bu modun çok garip olması değil, daha çok artık bu yazının yayınlanamayacak olması ile ilgili. 

    Arabalar geçiyor tekerlekli faytonlar gibi ve senin anlayabileceğin bir şey değil bu, mesela sen biliyor musun ki bir file tren çarptığında fil ölürmüş. Ben bunu hiçbir zaman öğrenmek istemezdim. Kaç kere anlattım insanlara bu konulardan kaçtığımı. 

    Amerika’nın tuhaf yerlerinden birinde bir park var. Her yerde baklava şeklinde teller çevrili. İçeride birkaç tane çocuk top oynuyorlar. Ben onlara bakıyorum. Hava çok kapalı. Her an yağmur indirebilecek gibi. 

    Sahanın etrafındaki bazı banklara bakıyorum. Kimsenin çok büyük mevzular için kafa patlatması gerekmiyor. Herkes kendi konusunun tadını çıkaracak. Birilerine bir şeyler sorması gereken biri varsa o da benim, kimse kalkıp bana “ne işin var be” falan diyerek işimi öğretmesin, eğer bazı şeyleri bazı insanlar yapacaksa bu konular üstüne açık açık konuşmak lazım.

    Sakin sakin gemiler geçiyor. Hiçbir zaman nereden geldiklerini bilemeyeceğin gemiler bunlar. Bazı gemilerin bacasından sarkan insanlar var ve sen bu insanların hiç birini tanımıyorsun. Ben sana kaç kez söyledim bunu yemin ederim ama yemin ederim hatırlayamam. 

    Yatak odası gibi bir yer geliyor insanın aklına, ki insan ne hayaller kurar kimse kendisinden yeni bir şeyler istemesin diye. Anlamıyorsunuz derken benim en başından beri size anlatmaya çalıştığım şey de bu. Eğer kimse sizin kim olduğunuzu merak etmiyorsa bu devirde gerçekten yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Şimdi madem bu kadar şey konuştuk, burada hepimize gereken tek bir şey var ve ben şimdi yine, aynen diğerlerinde olduğu gibi bu konudan da bahsetmek istemiyorum. ama illa bir şeylerden bahsetmemiz gerekiyorsa jean michelle jarre’dan bahsedebiliriz. 

    yazıp yazıp silebilirmişsin aslında. öyle de bir yol varmış derdini anlatıp rahatlamak için. ben denedim oluyor. ama sen bunu okuyabildiğine göre şu anda, başka bir yol kullandığım ortada. 

    gök gürlemesi olmadan yağan yağmurlar bana daha efendi gibi geliyorlar. böyle bağıra bağıra yağdığı zaman illa anlatmaya çalıştığı bir şey varmış gibi geliyor. sanki biz de dinlemek zorundaymışız gibi. 

    bugün de güne bağlanamıyorum. her halimden belli oluyor bu. daha sabahtan papaz olmuş saçlarımı kestirmem bile işe yaramadı. oysa her zaman yarardı. biraz ferahlatırdı beni ne olursa olsun veya ne olmazsa olmasın.

    asıl merak ettiğim şu; dünyanın ve tüm insanlığın ve bu gezegene ait her şeyin bir gün yok olup gideceğini bilen bir insan, bazı şeyleri ciddiye almayı nasıl beceriyor?

    ne diyordum, hah hatırladım. insanın, kendi içindeki tatminsizlikle uzlaşması kadar tatmin edici bir şey yok.

    mesela açsın. önüne bir yemek konuyor, bakıyorsun yemeğe, onu yedikten sonra ağırlaşacağını, şu an aç olduğun için onu çok istediğini, doyduktan sonra pek de umrunda olmayacağını, o zaman kendini yormanın ne anlamı olduğunu falan düşünüyorsun. yemek öylece duruyor, aç aç kalkıyorsun masadan. 

    tatminsizliğiyle tamamen tatmin olan insan yaşayamaz artık. açlık aslında biraz sert bir örnek. pek seçilebilir bir şey değil. daha seçim yapmaya müsait tatminsizlikler var. mesela seks. 

    akıl almaz şeyler oluyor dediğimde aklınızın almayacağını düşünmüyorum; çünkü ne kadar iddialı konuşsa da insan, akıl her şeyi alabiliyor içine. her şeye hazır olunabiliyor. şaşırarak da olsa, şok da olsa, kimse yeni durumlar karşısında o kadar da çaresiz kalmıyor. değişime uyum sağlayabildiğimizi söyleyerek bazen kendimizle övünüyoruz ve bunu bir yetenekmiş gibi, sanki özel bir halmiş gibi gösteriyoruz; oysa ki değişim insanın doğasının en temel parçası. asıl garip olan, bu kadar sabit ve değişmeden yaşayabiliyor olmamız. bana garip gelen bu. sana da garip gelmeli. başka bir çaren olmamalı bu gerçek karşısında, onu elinden geldiğince garipseyebilmekten başka. 

    güneş açtı. bunu hep yapıyor. küçüklüğümden beri bırakmadı hiç açmayı. güneşin olmadığı bir hayatı yaşayabileceğini düşünemiyorum kimsenin. bazı ülkelerde bu şekilde yaşıyor insanlar; ama onların çoğunun başka bir alternatifleri olmadığını düşünüyorum. biliyorsunuz, insanlar tek bir yerde yaşayıp ölerek koca bir hayatı sonlandırabiliyorlar. her ne kadar biz buna, bunlara, bunlar gibi gözümüzün önünde olmayan, bilmediğimiz durumlara karşı sanki yoklarmış gibi davransak da, güneş yine de açıyor işte, her yerde, her zaman, herkes için.

    yeryüzü değişmiş oluyor güneş her açtığında. bulut çıktığında başka türlü oluyor kafatasının içindeki beyin hücrelerin, güneş geri geldiğinde ise başka türlü yine. şimdi dönüp bakıyorsun ıslak çatılara, parlayan asfaltlara, suyla yıkanmış olan her şeye, “ah” diyorsun “ne güzel”, sanki sen değişmemişmişsin gibi söylüyorsun ama bunu, sanki sen değişmemişsin, güzelleşmemişsin gibi. 

    yağmur her zaman her şeyi güzelleştirmez, düzeltmez yine de. ıslanınca unutacağın şeyler vardır evet, ama sadece ıslandığın için unutursun onları. kuruduğunda hepsi geri gelir. insan kuru, tok ve güvende olduğunda, tüm dertleri ve sıkıntıları geri gelir. bulamazsa, her şey aslında yolundaysa, kendisine dertler uydurmak için hiç zaman kaybetmez. konforun yarattığı boşlukta gerçek dertlere nadiren rastlarsınız. bu böyledir.

 —

    Evde öyle sakin ve güzel bir ışık var ki, bir şeyler yapmak için oturduğum bilgisayarın başında bana yine yazı yazdırıyor. yazı yazmakla ilgili bir problemim yok, yazmak istemediğim falan da yok, aksine ben hep yazmak isterim, bıraksalar sadece bir şeyler yaza çize geçirebilirim hayatımı, ama bırakmıyorlar. 

    Saçmalığın daniskası olmaya aday bir şeyler yazayım diyorum. Madem bir şeylere aday olması iyi bir şey, bu yazılar da ona aday olsunlar o zaman. 

    Yağmurun yağma sesinden daha çok sevdiğim bir şey var, o da yağmurdan kalan caddelerde giden arabaların tekerleklerinden çıkan o ıslak ses. Şimdi sen bana diyeceksin ki “ses ıslak olur mu, yapma” diye. Sen belki de sanmışsın ki gözler koku almaz, burun duymaz, kulaklar görmez diye. Ah be arkadaşım sen ne kötü sanmışsın bunları. Ben sana diyeyim ki o zaman, tek bir duyu organı vardır, o da beyindir. Burada tüm duyular birbirine karışarak senin algını oluşturur. Beynin içinde gördüklerin ıslanır, duydukların kokar, kokladıkların bazen kalbini acıtır. Böyle de garip bir organdır işte beyin. Garip olmasının sebebi gerçekte garip olması değil, bizim ona “organ” dememizden kaynaklanır. Sana ait olan, seninle ilgili her şeyin içinde olduğu bir yapıya “organ” denir mi hiç? Eğer ortada bir organ varsa, en fazla sen kendi beyninin bir organı olabilirsin. Beyin senin organın olamaz. Tüm sistemini, tüm bilinçaltını, tüm planlarını ve hayallerini yöneten ve düzenleyen bir şey, senin nasıl organın olabilir?

    Beynin tüm potansiyelini öğrendiğimiz zaman, bir ruh kavramına da ihtiyacımız kalmayacak. Aslında bu kavrama zaten çoğumuzun artık ihtiyacı kalmadı; ben hala ısrarcı olan, bunu algılayacak potansiyelleri olduğu halde başka türlü düşünmeyi seçen bir kitleden bahsediyorum. Yoksa önüne evrende bilinebilecek her şeyi bile koysanız, inandıkları dogmalardan vazgeçmeyecek insanlar var. Olmaları da çok doğal. Daha yeni yeni bazı şeyleri anlayabilen bir tür sayılırız. Tek problem, mevzunun kalanını anlayamadan büyük ihtimalle ortadan kaybolacak olmamız.

    

    Bir şeyleri küçümseyebilen insanlar beni hep şaşırtıyorlar. Onları tamamen aptal bulduğumu söyleyemem. Çünkü tamamen aptal tamamen başka bir kategori. Ama şu var ki, evet, onları da aptal buluyorum. Bunu itiraf etmeliyim. Bunu daha fazla gizlemenin bir anlamı yok. 

    Öncelikle şunu anlamıyorum. Küçümseyecek bir şey bulabiliyorsan, mutlaka senin için çok önemli olan, “büyümsediğin” bir şeyler vardır. Zaten asıl sorun burada, her şeyin artık birbirine çok yakın değerler kazandığı ve her şeyin eski zamanlarda taşıdığı değeri kaybettiği, düzleşmiş, tesviye olmuş bir zeminde sen nasıl hala “büyümseyecek” bir şeyler bulabiliyorsun?

    Şimdi diyeceksiniz ki “bir insan her şeyi küçümseyebilir, yanlış düşünüyorsun.” Bok yanlış düşünüyorum. Bu lanet olası umursamaz evrende ben bugüne kadar zıttından güç almadan sivrilebilen hiçbir şey görmedim. Bana maval okumayın. Bir insan bir şeyleri küçümseyebiliyorsa, mutlaka tutunduğu bazı gerçekler, inandığı ve büyüttüğü bir şeyler vardır. 

    Bir şeyi küçümseyebilecek denli anlayan birisi, onu asla küçümsemez; çünkü eğer mevzuyu o kadar anladıysa, onun gözünde artık her şey eşittir. Hiçbir şey, hiçbir şeyden üstün değildir artık. Sadece birdir.


yağmasaydın iyiydi de, yağdın işte

insanları uyarmaya çalıştım hep bugün

“yağmur geliyor dikkatli olun” dedim

bazıları duydu bazıları duymadı

bazıları anladı bazıları anlamadı

şemsiyeden hiç bahsetmedim

ya da yağmurluktan

basit şeyler anlattım onlara

“yağmur geliyor” dedim

daha basit ne diyebilirdim ki

ıslanacağını düşünmeyenleri aradım

suların üstünden atlamayacak olanları

kafasında çok şey olanları buldum

ıslandığını fark etmeyecek olanları

bir önemi yoktu aslında

sonuçta yağmurdu bu

yağardı

ama ya içi sıkılacak olanlar

ya hazır olmayanlar

bahara yakışan iyimser bir hale tutunmuşken

yağmura yakalananlar?

ben de beklemiyordum

ben de hazır değildim

baktım ki zaten 

kimse de hazır değilmiş

bu yüzden bugün

yağmura yakalanmış gibi yaptık

hep birlikte

manifold 3

    Daha sessiz günler arzuluyorsunuz biliyorum ama bir türlü olmuyor, olamıyor, onu da biliyorum. Neden bu kadar sessiz olmak ister insan diyorum, cevap veren yok, niye yok, çünkü bu zaman artık sessizlik zamanı. İnsanlar ellerine fırsat geçtiğinde konuşmamayı seçiyorlar. Herkesin gücü konuşmamaya yetiyor. Ben demiyorum ki yanlış yapıyor herkes. Zaten yanlış diye bir şey yok ki bu evrende. 

    Bunu bugüne kadar kime söylediysem hep kızdılar bana. “Bu evrende yanlış yapamazsınız” dedim. “Yaparız dediler hep. Israr ettiler. Yanlış yapmakta ısrar ettiler sanmayın, yine diyorum yok öyle birşey diye, yanlış yapabildiklerine inanmakta ısrar ettiler. Çünkü hep birşeyleri değiştirebileceklerine inanmaya kurulmuştu zihinleri.

    Daha önce de anlattım neden bunu söylediğimi, yine anlatırım. Anlatmak benim işim, dinlemek aslında benim daha çok işim ama anlattığını dinleyebileceğim insan bulmakta zorlanıyorum.                                                      

    Görüyorsunuz işte, hayatın en iyi olduğu konulardan birisidir bu, size mutlaka bir konuda zorluk çıkarır. Siz her şeyin iyi gittiğine inanmak istersiniz, o ise der ki “sakin ol dostum, henüz rahat etmen için çok erken.”

    Bu evrende yanlış yapamazsınız diyorum ve yanlış anlamayın, bu bir şiir değil. Bu aslında sizin şiir olduğuna inanmanızı istediğim bir şey en fazla. Başka hiçbir şey değil. 

    Neden yanlış yapamazsınız peki? Çok basit, her şey gibi bu da çok basit. Adalet duygusu insan icadıdır. İnsanın olmadığı yerde adalet mevzusu kalmaz. Aslında insanın olduğu yerde de adaletten pek söz edemeyiz ama en azından bir kaygı olarak adalet yine oradadır, en azından olduğuna inanmak isteriz. 

    Peki siz hiç bir sırtlan sürüsünün bir geyiği yemesini izlediniz mi? Sırtlanlar geyiği öldüremezler. Çünkü geyik büyük bir hayvandır, sırtlan ise küçüktür. Ama sırtlanların büyük bir artısı vardır, sayıları çoktur. Birçok sırtlan bir araya gelip geyiği neresinden ısırabiliyorlarsa oralarından ısırarak yemeye başlarlar. Bu ısırıklar küçük ısırıklar olduğu için geyiğin ölmesi uzun sürer. Küçük ısırıklar eşliğinde bedeninden parçalar kaybede kaybede yavaş yavaş ölür geyik. Eğer şanslıysa, o minik canavarlardan birisi bir ana damara falan denk gelir ve bu sayede daha çabuk ölür. Bu durum tamamen sırtlanın şansına bağlıdır. Burada bir adalet bulamazsınız artık. Ama vicdan bulursunuz. O sizin içinizdedir ve ondan kurtulamazsınız. 

    Peki nedir bu vicdanın kaynağı? Şimdi orada duyguları aç bir şekilde “vicdan içimizdeki en yüce şeydir, o bizi insan yapar” diyenleri duyar gibiyim. Peki bunu söyleyenlere veya söyleyeceklere soruyorum, şu anda tüm hayvanları çoğaltıp çoğaltıp küçük parçalara bölerek yiyen “siz yüce varlıkların” o sırtlanlardan ne farkı var?

    Şimdi olayı et yememeye, vejeteryanlık mevzusuna bağlayacağımı düşünenler için şunu söylemeliyim, et yemediğiniz zaman bana daha medeni görünmüyorsunuz üzgünüm. Bu sadece bana bir seçim meselesi gibi görünüyor o kadar. Sadece et yemediği, geri dönüşüm  kutusuna cam şişeleri ve kağıtları attığı ve çevrecilikle ilgili konularda fırsat buldukça atıp tuttuğu için kendini çok yüce, yüksekte gören, ince ve duyarlı bir bilinci olduğuna inanan insanlar var. Bunu sadece kendilerini farklı hissetmek için yaptıklarının farkında değiller. 

    Bu evrende yanlış yapamazsınız ama oldukça gerizekalı davranışlar gösterebilirsiniz. Eğer insan türünün başarılı olduğu bir mevzu arıyorsak, işte bundan bahsedebiliriz hemen. Gerizekalılıktan. Ama hiç bahsedesim bile yok, çünkü bende de çokça var ve her yerde karşıma çıkmasından sıkıldım artık. 

    Sakin olalım biraz diyorum aslında. Nasıl bir sakinlik istediğimi size hemen anlatabilirim. Başta söylediğim sessizlik mevzusuyla ilgili bu. Mecbur kalınan bir sakinlik istemiyorum, seçebileceğim bir sakinlik istiyorum ve bilirsiniz ki, bu aslında en zor elde edilebilecek şeylerden biri. Çünkü sayımız çok arttı ve inanılmaz gürültü yapıyoruz her yerde. 

    Bu evrende gürültü yapabilirsiniz ama yanlış yapamazsınız. Bu evrenin böyle bir yapısı var çünkü. Her şeyin olmasına izin veren bir yapı bu, düşünsenize, siz bile varsınız. Tüm tuhaflığınızla, tüm anlayamadığınız bilincinizle, sahip olduğunuz tüm hislerinizle siz de buradasınız işte. Sizin de olmanıza izin vermiş bu evren. Siz de yanlış değilsiniz, ama bir sürü yanlış olduğuna inandığınız şey var; çünkü insansınız, bir şeylere inanmadıkça etrafınızdaki gerçekliği tanımlayamıyorsunuz. 

    Kim olduğundan çok emin olan insanlardan çekinirim; çünkü kendilerine uydurdukları bu kimlikle ilgili her zaman mutlaka bir çıkarları vardır. Hayattan çok fazla bir şey beklemeyen insanlar, kendi kimlikleriyle ilgili hiçbir zaman çok ısrarcı olmazlar. Ve bu insanlardan bulmakta artık çok zorlanıyoruz. Delicesine sıkıcı bir dünya kaldı elimizde ve biliyorum ki bazılarımız nefes almakta çok zorlanıyor. 

    Bu evrende yanlış yapamasak da, kendi hayatlarımızı boktan bir hale getirmemiz gayet mümkünmüş. Görüyoruz bunu.


edit: “Adalet duygusu insan icadıdır” bildirimime, twitter’dan https://twitter.com/#!/buraksak güzel bir video ile yanıt verdi. İnsanı her ne kadar doğadan hiçbir zaman ayrı düşünmemeye özen göstermeye çalışsam da, hemen hemen tüm güçlü duygularımızı primat atalarımızdan miras aldığımızı unutuyoruz. Görüldüğü kadarıyla ahlak ve adalet kavramlarının temelleri de tabi ki buralarda yatıyor. Biz bu kavramların daha karmaşıklaşmış hallerine sahip olduğumuz için sanki bunlar “sadece kendi kültürümüzün ürünleriymiş” gibi görülebiliyor çoğu zaman; ancak hemen diğer her şeyde olduğu gibi, uzun bir evrim sürecinin uç noktalarıyız sadece.

http://www.youtube.com/watch?v=OlugJdysS54

    Bu arada videonun sonunda esnediğinizde, kendi zihninizdeki gerçek köklerin tadını çıkarın.

Website counter